5 Kasım 2009 Perşembe

Elif Şafak/AŞK



Sana uzaktan bir göz kırpar “Gel” der, “Gel hadi. Aradığın bende! Ne sorusunu, nede cevabını henüz bilmediğin bir sürü şey var bende, içinde benimle birlikte açılacak yeni kapılar, yeni gözler var! Hadi, beni al ve oku!”

Ne zaman bir kitapevine veya bir sahafa gitsem içimde hep bu sesi beklerim. Bana göz kırpacak bir kitabı ararım. Elif ŞAFAK’ın “AŞK” ta bu kitaplardan birisidir. Beni uzunca bir süre çağıran, aldıktan sonrada “sadece bana bir gün ayır ve beni içine çeke çeke oku” diyen bir kitap.

Öyle de yaptım ve kitabı bir günde okudum bitirdim. En son bölümün ilk kelimeleri olan “Bişrev! Dinle!” yi okuduğumda içimde bir şeylerin harekete geçtiğini, yeni kapıların ve gözlerin açıldığını şaşırarak hissettim.

AŞK’ın içindeki kitap olan “AŞK ŞERİATI”nda yer alan ve herkesin okuyup, içine özümsemesi gerektiğini düşündüğüm “Gönlü Geniş ve Ruhu Gezgin Sufi Meşreplilerin Kırk Kuralı” nı sizlerle paylaşmak istiyorum. Ama öncelikle;
Biz dile söze bakmayız. Gönle hâle bakarız,
Edep bilenler başkadır,
Canı ruhu yanmış âşıklar başka.
Aşk şeriatı bütün dinlerden ayrıdır.
Âşıkların şeriatı da Allah’tır, mezhebi de.

Mevlâna Celaleddin Rumi
Mesnevi, cilt II, sayfa 133


Birinci kural: Yaradanı hangi kelimelerle tanımladığımız, kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar. Şayet Tanrı dendi mi öncelikle korkulacak, utanılacak bir varlık geliyorsa aklına, demek ki sen de korku ve utanç içindesindir çoğunlukla. Yok eğer, Tanrı dendi mi evvela aşk, merhamet ve şefkat anlıyorsan, sen de bu vasıflardan bolca mevcut demektir.
İkinci kural: Hak Yolu’da ilerlemek yürek işidir, akıl işi değil. Kılavuzun daima yüreğin olsun, omzun üstündeki kafan değil. Nefsini bilenlerden ol, silenlerden değil!
Üçüncü kural: Kuran dört seviyede okunabilir. İlk seviye zahiri manasıdır. Sonraki Batıni mana. Üçüncü batıninin batınisidir. Dördüncü seviye o kadar derindir ki kelimeler kifayetsiz kalır tarif etmeye.
Dördüncü kural: Kainattaki her zerrede Allah’ın sıfatlarını bulabilirsin, çünkü O camide, mescitte, kilisede, havrada değil, her an her yerdedir. Allah’ı görüp yaşayan olmadığı gibi, O’nu görüp ölen de yoktur. Kim O’nu bulursa, sonsuza dek O’nda kalır.
Beşinci kural: Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını.”Aman sakın kendini” diye tembihler. Halbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği:”Bırak kendini, ko gitsin!”
Akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. Halbuki hazineler
ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte vardır.
Altıncı kural: Şu dünyadaki çatışma, önyargı ve husumetlerin çoğu dilden kaynaklanır. Sen sen ol, kelimelere fazla takılma. Aşk diyarında dil zaten hükmünü yitirir. Aşık dilsiz olur.
Yedinci kural: Şu hayatta tek başına inzivada kalarak, sadece kendi sesinin yankısını duyarak, Hakikat’i keşfedemezsin. Kendini ancak bir başka insanın aynasında tam olarak görebilirsin.
Sekizinci kural: Başına ne gelirse gelsin, karamsarlığa kapılma. Bütün kapılar kapansa bile, sonunda O sana kimsenin bilmediği gizli bir patika açar. Sen şu anda göremesen de, dar geçitler ardında nice cennet bahçeleri var. Şükret! İstediğini elde edince şükretmek kolaydır. Sufi, dileği gerçekleşmediğinde de şükredebilendir.
Dokuzuncu kural: Sabretmek öylece durup beklemek değil, ileri görüşlü olmak demektir. Sabır nedir? Dikene bakıp gülü, geceye bakıp gündüzü tahayyül edebilmektir. Allah aşıkları sabrı gülbeşeker bibi tatlı tatlı emer, hazmeder. Ve bilirler ki, gökteki ayın hilalden dolunaya varması için zaman gerekir.
Onuncu kural: Ne yöne gidersen git, -Doğu, Batı, Kuzey, Güney- çıktığın her yolculuğu içine doğru bir seyahat olarak düşün! Kendi içine yolculuk eden kişi, sonunda arzı dolaşır.
Onbirinci kural: Ebe bilir ki sancı çekilmeden doğum olmaz, ana rahminde bebeğe yol açılmaz. Senden yepyeni ve taptaze bir “sen” zuhur edebilmesi için zorluklara, sancılara hazır olman gerekir.
Onikinci kural: Aşk bir seferdir. Bu sefere çıkan her yolcu, istese de istemese de tepeden tırnağa değişir. Bu yollara dalıp da değişmeyen yoktur.
Onüçüncü kural: Şu dünyada semadaki yıldızlardan daha fazla sayıda sahte hacı hoca şeyh şıh var. Hakiki mürşit seni kendi içine bakmaya ve nefsini aşıp kendindeki güzellikleri bir bir keşfetmeye yönlendirir. Tutup da ona hayran olmaya değil.
Ondördüncü kural: Hakk’ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil, seninle beraber aksın. “Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir” diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?
Onbeşinci kural: Allah, içte ve dışta her an hepimizi tamama erdirmekle meşguldur. Tek tek her birimiz tamamlanmamış bir sanat eseriyiz. Yaşadığımız her hadise, atlattığımız her badire eksiklerimizi gidermemiz için tasarlanmıştır. Rab noksanlarımızla ayrı ayrı uğraşır çünkü beşeriyet denen eser, kusursuzluğu hedefler.
Onaltıncı kural: Kusursuzdur ya Allah, O’nu sevmek kolaydır. Zor olan hatasıyla sevabıyla fani insanları sevmektir. Unutma ki kişi bir şeyi ancak sevdiği ölçüde bilebilir. Demek ki hakikaten kucaklamadan ötekini, Yaradan’dan ötürü yaratılanı sevmeden, ne layıkıyla bilebilir, ne layıkıyla sevebilirsin.
Onyedinci kural: Esas kirlilik, dışta değil içte, kisvede değil kalpte olur. Onun dışındaki her leke ne kadar köü görünürse görünsün, yıkandı mı temizlenir, suyla arınır. Yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ bağlamış haset ve art niyettir.
Onsekizinci kural: Tüm kainat olanca katmanları ve karmaşasıyla insanın içinde gizlenmiştir. Şeytan, dışımızda bizi ayartmayı bekleyen korkunç bir mahluk değil, bizzat içimizde bir sestir. Şeytanı kendinde ara; dışında, başkalarında değil. Ve unutma ki nefsini bilen Rabbini bilir. Başkalarıyla değil, sadece kendiyle uğraşan insan, sonunda mükafat olarak Yaradan’ı tanır.
Ondokuzuncu kural: Başkalarından saygı, ilgi ya da sevgi bekliyorsan, önce sırasıyla kendine borçlusun bunları. Kendini sevmeyen birinin sevilmesi mümkün değil. Sen kendini sevdiğin halde dünya sana diken yolladı mı, sevin. Yakında gül yollayacak demektir.
Yirminci kural: Yolun ucunun nereye varacağını düşünmek beyhude bir çabadan ibarettir. Sen sadece atacağın ilk adımı düşünmekle yükümlüsün. Gerisi zaten kendiliğinden gelir.
Yirmibirinci kural: Hepimiz farklı sıfatlarla sıfatlandırıldık. Şayet Allah herkesin tıpatıp aynı olmasını isteseydi, hiç şüphesiz öyle yapardı. Farklılıklara saygı göstermemek, kendi doğrularını başkalarına dayatmaya kalkmak, Hak’ın mukaddes nizamına saygısızlık etmektir.
Yirmiikinci kural: Hakiki Allah Aşığı bir meyhaneye girdi mi orası ona namazgah olur. Ama bekri aynı namazgaha girdi mi orası ona meyhane olur. Şu hayatta ne yaparsak yapalım, niyetimizdir farkı yaratan, suret ile yaftalar değil.
Yirmiüçüncü kural: Yaşadığımız hayat elimize tutuşturulmuş rengarenk ve emanet bir oyuncaktan ibaret. Kimisi oyuncağı o kadar ciddiye alır ki ağlar, perişan olur onun için. Kimisi eline alır almaz şöyle bir kurcalar oyuncağı, kırar ve atar. Ya aşırı kıymet veriri, ya kıymet bilmeyiz.
Aşırılıktan uzak dur. Sufi ne ifrattadır ne tefritte. Sufi daima orta yerde.
Yirmidördüncü kural: Madem ki insan eşref-i mahlukattır, yani varlıkların en şereflisi, attığı her adımda Allah’ın yeryüzündeki halifesi olduğunu hatırlayarak, buna yakışır soylulukta hareket etmelidir. İnsan yoksu düşse, iftiraya uğrasa, hapse girse, hatta esir olsa bile, gene de başı dik, gözü pek, gönlü emin bir kalife gibi davranmaktan vazgeçmemelidir.
Yirmibeşinci kural: Cenneti ve cehennemi illa ki gelecekte arama. İkiside şu an burada mevcut. Ne zaman birini çıkarsız, hesapsız ve pazarlıksız sevmeyi başarsak, cennetteyiz aslında. Ne vakit birileriyle kavgaya tutuşsak; nefrete, hasede ve kine bulaşsak, tepetaklak cehenneme düşüveririz.
Yirmialtıncı kural: Kainat yekvücut, tek varlıktır. Her şey ve herkes görünmez iplerle birbirine bağlıdır. Sakın kimsenin ahını alma; bir başkasının, hele hele senden zayıf olanın canını yakma. Unutma ki dünyanın öte ucunda tek bir insanın kederi, tüm insanlığı mutsuz edebilir. Ve bir kişinin saadeti, herkesin yüzün güldürebilir.
Yirmiyedinci kural: Şu dünya bir dağ gibidir, ona nasıl seslenirsen o da sana sesleri öyle aksettirir. Ağzından hayırlı bir laf çıkarsa, hayırlı laf yankılanır. Şer çıkarsa, sana gerisin geri şer yankılanır.
Öyleyse kim ki senin hakkında kötü konuşur, sen o insan hakkında kırk gün kırk
gece sadece güzel sözler et. Kırk günün sonunda göreceksin her şey değişmiş olacak.
Senin gönlün değişirse, dünya değişir.
Yirmisekizinci kural: Geçmiş, zihinlerimizi kaplayan bir sis bulutundan ibaret. Gelecek ise başlı başına bir hayal perdesi. Ne geleceğimizi bilebilir, ne geçmişimizi değiştirebiliriz. Sufi daima şu an’ın hakikatini yaşar.
Yirmidokuzuncu kural: Kader, hayatımızın önceden çizilmiş olması demek değildir. Bu sebepten, “ne yapalım kaderimiz böyle” deyip boyun bükmek cehalet göstergesidir. Kader yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir. Güzergah bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. Öyleyse ne hayatının hakimisin, ne de hayat karşısında çaresizsin.
Otuzuncu kural: Hakiki Sufi öyle biridir ki başkaları tarafından kınansa, ayıplansa, dedikodusu yapılsa hatta iftiraya uğrasa bile, o ağzını açıp da kimse hakkında tek kelime kötü laf etmez.
Sufi kusur görmez. Kusur örter.
Otuzbirinci kural: Hakk’a yakınlaşabilmek için kadife gibi bir kalbe sahip olmalı. Her insan şu veya bu şekilde yumuşamayı öğrenir. Kimi bir kaza geçirir, kimi ölümcül bir hastalık; kimi ayrılık acısı çeker, kimi maddi kayıp… Hepimiz kalpteki katılıkları çözmeye fırsat veren badireler atlatırız. Ama kimimiz bundaki hikmeti anlar ve yumuşar; kimimiz ise, ne yazık ki daha da sertleşerek çıkar.
Otuzikinci kural: Aranızdaki bütün perdeleri tek tek kaldı ki, Tanrı’ya saf bir aşkla bağlanabilesin. Kuralların olsun ama kurallarını başkalarını dışlamak yahut yargılamak için kullanma. Bilhassa putlardan uzak dur, dost. Ve sakın kendi doğrularını putlaştırma! İnancın büyük olsun ama inancınla büyüklük taslama!
Otuzüçüncü kural: Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken, sen HİÇ ol. Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı. Nasıl ki çömleği tutan dışındaki biçim değil, içindeki boşluk ise, insanı ayakta tutan da benlik zannı değil, hiçlik bilincidir.
Otuzdördüncü kural: Hakk’a teslimiyet ne zayıflık ne edilgenlik demektir. Tam tersine, böylesi bir teslimiyet son derece güçlü olmayı gerektirir.Teslim olan insan çalkantılı ve girdaplı sularda debelenmeyi bırakır; emin bir beldede yaşar.
Otuzbeşinci kural: Şu hayatta ancak tezatlarla ilerleyebiliriz. Mümin içindeki münkirle tanışmalı, Tanrıya inanmayan kişi ise içindeki inananla. İnsan-ı Kamil mertebesine varana kadar gıdım gıdım ilerler kişi. Ve ancak tezatları kucaklayabildiği ölçüde olgunlaşır.
Otuzaltıncı kural: Hileden, desiseden endişe etme. Eğer birileri sana tuzak kuruyor, zarar vermek istiyorsa, Tanrı da onlara tuzak kuruyordur. Çukur kazanlar o çukura kendileri düşer. Bu sistem karşılıklar esasına göre işler. Ne bir katre hayır karşılıksız kalır, ne bir katre şer.
O’nun bilgisi dışında yaprak bile kıpırdamaz. Sen sadece buna inan!
Otuzyedinci kural: Tanrı kılı kırk yararak titizlikle çalışan bir saat ustasıdır. O kadar dakiktir ki sayesinde her şey tam zamanında olur. Ne bir saniye erken, ne bir saniye geç. Her insan için bir aşık olma zamanı vardır, bir de ölmek zamanı.
Otuzsekizinci kural: “Yaşadığım hayatı değiştirmeye, kendimi dönüştürmeye hazır mıyım?” diye sormak için hiçbir zaman geç değil. Kaç yaşında olursak olalım, başımızdan ne geçmiş olursa olsun, tamamen yenilenmek mümkün.
Tek bir gün bile öncekinin tıpatıp tekrarıysa, yazık. Her an her nefeste yenilenmeli.
Yepyeni bir yaşama doğmak için ölmeden önce ölmeli.
Otuzdokuzuncu kural: Noktalar sürekli değişse de bütün aynıdır. Bu dünyadan giden her hırsız için bir kırsız daha doğar. Ölen her dürüst insanın yerini bir dürüst insan alır. Hem bütün hiçbir zaman bozulmaz, he şey yerli yerinde kalır, merkezinde… Hem de bir günden bir güne hiçbir şey aynı olmaz.
Ölen her Sufi için bir Sufi daha doğar.
Kırkıncı kural: Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım mecazi mi, yoksa dünyevi, semavi ya da cismani mi diye sorma! Ayrımlar ayrımlarım doğurur. AŞK ‘ın ise hiçbir sıfata ve tamlamaya ihtiyacı yoktur.
Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde, ya da dışındasındır, hasretinde.

………..


Aslında her şey Aziz’in Ella’ya söylediği gibi; “Tesadüf diye bir şey mi var?”


…………

18 Ağustos 2009 Salı

Çay, Simit ve Peynirle...


Özellikle ağacın altındaki bankı seçmişti. Gözlerini kısmadan denize bakmak istiyordu. Güneş ışığının bile onu rahatsız etmesine tahammülü yoktu.
Ne de olsa bir haftadır deliler gibi koşturmuştu, biraz dinlenmeyi hak etmişti. Akşama ya da en geç yarın sabaha çocukları gelecekti. Onların en sevdiği yemekleri hazırlamıştı, dolmalar, tatlılar, börekler… Her şey onların en sevdiklerindendi, dolabı tıka basa doldurmuştu. Gelir gelmez içecekleri sıcak çorbayı bile daha biraz önce çevirmiş, evden öyle çıkmıştı.
Ne kadar güzel çocuklardı, Allaha tekrar şükretti onları verdiği için.
Daha öğlen olmamıştı, güneş tam karşısındaydı ama ağacın koca yaprakları güneşi engelliyordu. Her şey ışıl ışıl ve o kadar netti ki… Denizin kokusunu içine çekti, uzunca bir ohhhh dedi. “Hey gidi dağların kızı, sen ne zorluklardan ne savaşlardan galip çıktın, dağların her mevsimini gördün defalarca, hiç akıllanmadın yinede, yinede vazgeçmedin o kayalıklardan, yamaç kenarlarında ki çiçeklerden, kardan, buzdan, fırtınadan… Şimdi çek içine şu sakin, masmavi denizin kokusunu, çek ki için rahatlasın bi, çek ki tüm yorgunluğunu unut, umutlarının nasıl güzel çiçek açtığını bir daha gör ….”
Deniz kenarında ki küçük camekan arabanın içinde simit satan çocuk yaklaşıp “simit alır mısın teyze, çayımda taze” diyene kadar onu hiç fark etmediği fark etti. Çocuk “teyze” demişti, içinden hafifçe gülümsedi, “ver bakalım hadi, ama simit gevrek olsun…Peynirinde var mı?”, “tabi ki teyzeciğim, buyurunnnn, çayınız, simidiniz ve peyniriniz, size afiyet olsun…”
Latife Hanım her zamanki gibi yine içten gülümseyerek “sağol oğlum” dedi..
Birden aklına Nazım Hikmet’in “Basit Yaşayacaksın” şiiri geldi…İçinden mırıldandı biraz…

Basit yasayacaksın, basit.
Sanki yasamın bir gün sona erecekmiş gibi basit. . .
ÇAY , SİMİT VE PEYNİRLE…..

Ne güzel demişti Nazım, ne güzel mısralardı onlar. Şiiri tekrar en baştan okudu içinden, hayat buydu işte, basit ve yalın yaşanmalıydı, yalansız, dolansız. Simidinden bir parça kopardı, peynirden de, öyle lezzetli gelmişti ki tadı. Üzerine çayını yudumladı biraz, ne zamandır bu kadar lezzetli bir şey yemediğini fark etti, çayını hemen bitirip, bir çay daha istedi.
“Belki de” dedi kendi kendine, “basit yaşadığım içindi kimsenin beni anlamaması, hayatın keşmekeşliğinin altındaki o basitliği görmem ve yaşamamdı… Bana her şeyin içinde ki o basitliğin yettiğiydi, fazla bir şey istememem, bir gülüşün, bir sarılışın bana dünyalara bedel olmasıydı. Yaşadıklarım basit değildi, çok savaşlar verdim, çok yıprandım ama hiç yılmadım, çünkü olayların özünü, içindeki basitliği görebiliyordum, bunu kimse anlamasa da, ben çok iyi anlıyordum, değiştirmeye de hiç niyetim yoktu.”
“evet, buldum, işte her şeyin sebebi bu…”
Büyük bir zafer kazanmış gibiydi, kendini tutamadı bir kahkaha atıverdi, etraftan bir iki kişi garip garip baktı, simitçi çocuk ise gözleri parlayarak “teyze bir çay daha vereyim mi?” dedi, ona da güldü, “ver hadi oğlum, çok güzel olmuş çayın, beni ne mutlu ettin sen bugün, farkında mısın?”. Çocuk aslında hiçbir şey anlamamıştı, ama maharet sanki kendindeymiş gibi öyle bir gururlandı ki, “olsun, garibim de mutlu olsun” dedi Latife Hanım içinden, güzel bir sözle birilerini mutlu etmenin neyi kötüydü ki, gülmenin neyi kötüydü ki, birinin yüzünde güllerin açmasının neyi kötüydü ki….
Güneş iyice tepeye çıkmıştı, ağacın dallarının arasından güneş kendine vurmaya başlamıştı, hemen bankın diğer yanına geçti, başına güneş geçirtipte bu güzel günü mahvetmeye hiç niyeti yoktu.
Birden, sağ tarafından ellerine ve üzerine küçük su damlaları sıçradı, gözleri hemen ellerine kaydı, kırışmışlardı artık. Ama üzerinde lekeler yoktu, hep korkardı onunda ellerinin üzerinde küçük kahverengi lekeler oluşacak diye. Elleri hala zayıftı, biraz kemikliydi, ama hala düzgündü, tırnakları her zaman ki gibi kısaydı. Hayatı boyunca sadece birkaç yıl, genç kız olduğu zamanlar tırnaklarını uzatmış ve oje sürmüştü, sonra doğallığın en güzeli olduğunu fark etmiş ve bir daha ne tırnaklarını uzatmış ne de oje sürmüştü.
Yanda ki bahçe sorumlusu ondan özür dileyene kadar suyun nerden geldiğine bakmamıştı bile. “Kusura bakmayın, fıskiyeyi ayarlarken birden size döndü, istemeden oldu” çok mahcup olmuştu, ne de olsa yaşlı başlı bir kadını ıslatmıştı. “Önemli değil evladım, ne zamandır ellerime bakmamıştım, bak sayende onlara tekrar baktım” dedi. Birden hafızasında geçmişten bir gün canlandı;
Daha çok gençlerdi, otuzlu yaşların en başında, kızına hamileydi. Tatile gitmişlerdi, öyle bir sıcak vardı ki, nefes almak bile imkansız gibiydi. Çarşıdan alacakları bir iki şeyi alıp eve dönüyorlardı, birden önlerinde ilerleyen itfaiye aracını görmüşlerdi. Yolları ıslatıyordu. Eşiyle aynı anda birbirlerinin gözüne bakıp, hadi demişlerdi, hemen arabanın camlarını sonuna kadar açıp, itfaiye aracının yanından yavaş yavaş kahkahalar atarak geçmişlerdi. Buz gibi su arabanın içine ve onların üzerine öyle bir sıçramıştı ki, hemen geri dönüp bunu bir daha yapmışlardı, sonra bir kere daha. İtfaiye aracını kullanan kişide onlara bakıp gülüyordu. Eve geldiklerinde, arkadaşları onların bu halinin ne olduğunu sormuş, gülmekten anlatamamışlardı. Arabanın içi de, kendileri de öyle bir ıslanmıştı ki, ama onların umurlarında bile olmamıştı…
Küçük su damlacıkları… Şimdi bir iki damla su üzerine sıçramış ne olacaktı ki, hele de güzel bir anıyı zihninde canlandırmışsa….Bahçe görevlisine “teşekkür ederim” dedi, “sana çoookk teşekkürler”, görevli anlamsızca bakındı, başını hafiften eğip “bişey değil” dedi. Bu parkta çok görüyordu böyle garip yaşlıları, hep anlamsız şeyler söylüyorlardı, sonra da kendi kendilerine gülümseyip, tekrar denizi izliyorlardı. Yine onlardan biri diye düşündü, belki bende bir gün böyle olurum, ancak o zaman anlarım onların ne demek istediklerini dedi içinden. Doğrusu pekte takmadı, işini yaptı uzaklaştı oradan.
Evliliklerinin ilk 11 yılı çok güzel geçmişti, birbirlerini çok seviyorlardı, çok güzel anlaşıyorlardı, mutlulardı, geziyor, eğleniyor, hayatın tadını çıkarıyorlardı, birbirlerinin gözlerine baktıkları zaman konuşmalarına bile gerek kalmadan birbirlerini anlıyorlardı. Ancak bir gün sihirli bir değek onlara dokunmuş ve hayatlarını yavaş yavaş alt üst etmeye başlamıştı. Ellerini neye atsalar kurumaya başlamıştı, eşi çok fazla alkol kullanıyordu, ona engel olamıyordu, borçlar her geçen gün daha da büyüyor, alacaklılar, bankalar, gözlerini açamıyorlardı. Dayanıyorlardı, bu da geçecek diyorlardı hep, biz üstesinden geliriz. Aradan yıllar geçti, yoktu, düzelen hiç bir şey yoktu… O en başlarda sıkındı dedikleri günler meğer sefa günleriymiş o zaman anlamışlardı. Deliler gibi çalışıyordu ikisi de, gezmeyi tozmayı kesmişler, arkadaşlarla gidip gelmeler azalmış, eşinin alkolü çoğalmış, her geçen gün daha da çoğalmıştı… Söyleyememişti kimselere, anlatamamıştı, saklamıştı hep, korumuştu onu. Eşinin annesi babası yoktu, onu öyle bir kollamıştı ki sanki kendi çocuğuymuş gibi, ona alkolik olarak değil, hasta olarak bakmıştı hep. Eşi sürekli olarak eve geç vakitlerde ve ayakta duramayacak durumda geliyordu, ama en azından sağ salim geliyordu. Artık onun içmesinden çok eve sağlam gelmesi onu ilgilendirmeye başlamıştı. Çünkü hiç söz dinlemiyordu artık, dışarı hep arabayla çıkıyordu, ya kaza yaparsa, ya ona bir şey olursa, ya başkalarına zarar verirse korkusu daha ağır basıyordu. Eşi defalarca kaza da yapmıştı, borçlarının üzerine borçta katmıştı, sadece kimseye zarar vermemişti.
Defalarca elektrikleri, suları kesilmiş, maaşlarına icralar gelmiş, eve gelecek hacizleri hep kıl payı döndürmüşlerdi. Evde her şey bitmişti, yağ, süt, makarna hiçbir şey yoktu, bugün çocuklarıma ne pişireceğim diye düşünürdü hep, ama yinede bir şekilde onları doyuracak bir şeyler çıkarırdı, onları mutlu etmek için elinden ne geliyorsa yapardı, çocukları da hep gördü bunları, hep bilirlerdi annelerini.
Zaman zaman ağlardı, dayanamazdı, kimseye diyemezdi, anlatamazdı varken nasıl böyle yok olduklarını, kimsenin acımasını istemezdi, üzülmesi de. Kendi kendine yollar bulurdu sürekli, hayata bağlanacak yollar, derdini anlatabileceği yollar. Gizliden gizliye sıkıntılarını bir günlüğe yazmaya başlamıştı, gözü gibi saklıyordu onu. Kimselere anlatamadıklarını kendine anlatıyor, öyle rahatlıyordu. Bazen sabahlara kadar uyumadan işe giderdi, gözleri şiş. Sorana uyuyamadım derdi, kimseyle çok konuşmazdı, hele özel konuları anında değiştirir, günlük sıradan şeylere çeviriverirdi konuşmayı. Çünkü kendinden konuşulduğu an göz yaşlarına sahip olamazdı. Çokta kızardı bu haline, “aciz misin, topla kendini” derdi, “güçlü ol, sen her şeye dayanabilecek güçtesin, seni hiç bir şey yıkamaz, sen dünyanın en tatlı iki çocuğuna sahipsin” derdi. Kendini iyice işine vermişti artık, bütün gün başını kaldırmadan çalışıyor, böylece hiçbir şey düşünmeye vakti kalmıyordu. En azından günün 8 saati kendini bu konulardan soyutluyordu.
Defalarca eşiyle ayrılma noktasına gelmişlerdi, ama yapamadı, onu bu hallerde bırakamadı, onunla geçen onca güzel ve mutlu günleri bir kenara atamadı, onu anlayan tek kişinin kendisi olduğunu bile bile onu yüzüstü bırakamadı. Belki hiç bir şey mükemmel değildi ama en azından birbirlerini çok iyi anlayan iki ev arkadaşı olmuşlardı.
Latife hanım elimi göğsüne doğru götürdü, sanki biraz sıkışmıştı, yüzünü hafiften ekşitti, derin derin nefes aldı. Yanında ki sudan biraz içti. Yok bunları geçmeliydi, güzel olanları hatırlamalıydı….
Hafiften rüzgar esiyordu, eskiden olsa o uzun dalgalı saçlarını nasıl havalandırırdı, bir eliyle şimdi saçlarını düzeltiyor olurdu. Ama olsun kısa da olsa saçları, yine rüzgar tarıyor, hem de denizin kokusuyla beraber. Gözlerini kapayıp rüzgara bıraktı kendini, yüzünü saçlarını rüzgarın yalamasını hissetti. Gözlerini açınca aklına hemen çocukları geldi, ne güzel şeylerdi onlar, ne kadar hayırlı evlatlardı, hayatında ki en güzel armağandı ikisi de, hele torunları onlar ise küçük meleklerdi… Yüzü onları düşünürken yeniden gülmeye başladı, gözleri bile daha canlı bakıyordu, ışıl ışıl.
Hava kararmaya başlamıştı, kim bilir kaç saattir buradaydı, hiç fark etmemişti zamanın nasıl geçtiğini. Hoş bugün bir ömrünün nasıl geçmiş olduğunu bile anlamamıştı, her şey sanki dün yaşanmış gibiydi, çocukluğu bile, halbuki seksen yaşını doldurmuştu, hayat göz açıp kapayıncaya kadar geçiyor demişlerdi, ne kadar doğruymuş meğer. Derin bir iç çekti, ama bu sıkıntıdan değildi, sadece ciğerlerinin tamamını havayla doldurmak istemesindendi.
“Offf dedi, şimdi Gülşen meraktan deliye dönmüştür, artık eve gitmeliyim”. Yerinden yavaşça kalktı ve ağır adımlarla eve doğru yol aldı.
Çocuklarını okutup, emekli olduktan sonra deniz kenarında küçük bir kasabaya yerleşmişti. Artık zor olan hiç bir şeyi istemiyordu, dinlenmek istiyordu. Yazlığı da en çok çocukları için almıştı zaten, yaz tatillerinde sıkılmadan gelebilecekleri bir yer olsun diye. Bazen çocukları geri döner, o torunlarıyla beraber tüm yazı geçirirdi. Yanına da kimsesiz bir kız almıştı, hem kendisine arkadaş olmuş, hem de her işine bakıyordu. Çokta iyi anlaşmışlardı, bir haftadır o da sanki kendi kardeşleri geliyor gibi canla başla hazırlık yapmıştı.
Eve geldiğinde Gülşen meraktan deliye dönmüştü. “Nerdesin Latife hanım, meraktan öldüm, neden telefonlarımı sürekli meşgule düşürdün, öldüm valla”
“Geldim işte, sen neler yaptın onları söyle, her şey tamam mı? Eksik yok di mi?”
“Yok, yok her şey tamam, acıktın mı? Kaç saattir yoksun ortada, ne hazırlayım sana?”
“Ben sadece çorba içeceğim, senin canın ne istiyorsa kendine onu hazırla, ama önce bir duş almak istiyorum, yoruldum, rahatlayım.”
Gülşen masayı hazırlayana kadar o duşunu aldı, eline, yüzüne kremlerini sürdü, saçlarını taradı, temiz ütülü kıyafetlerini giydi, beraber yemeklerini yediler. Gülşen hiç durmadan “çocuklarda aramadı, ne zaman gelecekler” diyip duruyordu, Latife hanım “merak etme, benim haberim var işte, bu gece yada en geç sabaha gelirler”
Yemeklerini bitirmişlerdi, Gülşen köpüklü bir kahve yapıp getirdi hemen, sohbet ederek kahvelerini yudumladılar. Latife hanım her zaman laf olsun diye fincanını ters çevirir, “bak bakalım Gülşen, bugün ne göreceksin” derdi. Fincanın ters çevrilmediğini görünce Gülşen şaşırdı, “bugün canın fazla laflamak istemiyor heralde “ dedi,
“Yok be Gülşen, ben çok yoruldum, ama keyfimde yerinde, sağol, ben şimdi biraz uzanacağım, sende çok yoruldun, dinlen biraz”
“Ama erken değil mi daha, hem çocuklar gelirse?”
“Gülşen tamammm, hadi sende dinlen.”
Odasına gitmeden önce dişlerini fırçaladı, sonra saçlarını tekrar taradı, artık boyamıyordu saçlarını, bembeyaz olmuştu ama ona çok yakışıyordu. Odasına girince çekmeceden çıkardığı iki zarfı komidinin üzerine koydu, ellerini zarfların üzerinde gezdirdi, biri oğluna, biri kızınaydı. Yanda duran bardaktan biraz su içti ve yavaşça yatağına uzandı…
Huzurluydu, mutluydu, her şeye rağmen, yaşadığı tüm zorluklara, kayıplara, kalbindeki küçük küçük yaralara rağmen, hayat çok güzeldi, yaşamak çok güzeldi….
Aslında her şey çok basitti, her şey sadece sevgiden oluşuyordu, her şey sadece seni seviyorum diyebilmekten geçiyordu….
Son kez gülümsedi…
Uykuların en derininin içine girmişti…..

……….

Sabaha karşı evin kapısı deli gibi çalıyordu, Gülşen koşarak kapıyı açtı, çocukların ikisi de koşa koşa merdivenlerden yukarı çıkıyorlardı.
“Gülşen söyle, annem, annem nerdeeee?????”